Evet babam blogumu okuyor. Bir de buradan taciz edeyim dedim.
"Az ye de sen al" derseniz, kredi kartı borcu ödemekten belim doğrulmuyor derim; utanırsınız. Demeyin.
*iPhone 4S, beyaz.
Salı, Mart 20, 2012
Perşembe, Mart 15, 2012
Mad Men Season 5
Diziye 10 gün kala fotoğraflar yayınlanmış. Hastası oldum. En büyük zevklerimden biri de sezon posterlerine sırayla bakıp, Peggy'nin evrimini incelemek.
Diğer fotoğraflar şurada.
Pazartesi, Mart 12, 2012
şu giden gemi benim olsun.
gecen gun aklima cok guzel bir blog yazisi fikri gelmisti ama unuttum. bundan sonra her pazartesi ve carsamba 10:00 - 11:45 arasi bosum. felaket. zaten tez varken iki dersimin olmasi felaketin onde gideni. yaziyi ipod'dan yazdigim icin turkce karakter ve buyuk harf yok. ha yapsam olur muydu? evet. ama ugrasamam. zaten yaziyi da oylesine, zaman gecirmek icin yaziyorum.
havalar artik isinsin. bi iphone'um olsun. su finans vizesi ve devamindaki vizeler guzel gecsin. galatasaray bu kadar hak etmisken play-off'ta gostere gostere sampiyon olsun. bu sefer kadikoy derbisi bizim olsun. cok tatsiz geciyor bu sene, adam olsun.
havalar artik isinsin. bi iphone'um olsun. su finans vizesi ve devamindaki vizeler guzel gecsin. galatasaray bu kadar hak etmisken play-off'ta gostere gostere sampiyon olsun. bu sefer kadikoy derbisi bizim olsun. cok tatsiz geciyor bu sene, adam olsun.
Salı, Mart 06, 2012
Cumartesi, Mart 03, 2012
Marilyn
Demek ki kitap okurken cins pozisyonlara giren sadece biz değilmişiz, dünyanın en seksi kadını olsan da bu hale geliyormuşsun.
Cuma, Mart 02, 2012
Giderayak
Handan,hamamdan geçtik
Gün ışığındaki hissemize razıydık
Saadetinden geçtik
Ümidine razıydık
Hiçbirini bulamadık
Kendimize hüzünler icadettik
Avunamadık
Yoksa biz...
Biz bu dünyadan değil miydik?
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Gün ışığındaki hissemize razıydık
Saadetinden geçtik
Ümidine razıydık
Hiçbirini bulamadık
Kendimize hüzünler icadettik
Avunamadık
Yoksa biz...
Biz bu dünyadan değil miydik?
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Cumartesi, Şubat 25, 2012
Mad Men Map
Yeni sezon 25 Mart'ta başlıyor. Bu tür haritalar tabi uzun sezon aralarından sonra "Ne olmuştu ya, hiçbir şey hatırlamıyorum"cular için birebir. Kaynak Wired Magazine, tabi onu bizimle paylaşan da pek sevdiğimiz Hinem. Teşekkürü borç biliriz. Bir latte de ısmarlarız yani.
Cuma, Şubat 24, 2012
Babasıyla Rakı İçen Kızın Hazin Sonu
İlk rakımı babamın yanında içmedim ama ilk içkimi babamın yanında içtim. Hoş, rakı içtiğimde yine çıkışta gelip babam alacaktı beni. Babamdan gizli bu tür aksiyonlara girme gereği duymadan büyüdüm ben, bu yüzden çok şanslı hissediyorum kendimi.
Ekşi Sözlük'te "babasıyla rakı içen kız"a takmışlar. Ben artık bu tür başlıklara ayar veren entry girmekten sıkıldığım ve açıkçası anlamsız olduğunu fark ettiğim zamandan beri pek bulaşmıyorum böyle başlıklara. Yine de içimde kalmasın diye Twitter'a yazdım. Aklıevvelin tekinden reply gelmiş, "babayla rakı içmek normal değildir" diye fetva vermiş paşam. Tabi daha öncesinde de "babasıyla rakı içmeyi normal sanan kızlar var" diye bir tweet de girmiş, ama hızını alamadıysa demek ki... Böyle insanlarla münakaşaya girmemeyi Twitter hesabı açmadan çok önce, bir blog yazarıyken öğrendiğim için bahsi geçen arkadaşı direk engelledim.
Benim takıldığım nokta şu esasında: Normaldir, ya da değildir; ama bu haneden haneye değişir. Bizim evde normal, ama en yakın akrabalarımızın içinde bile bunu normal karşılamayanlar var. Ama kimse kimseye "Bu normal değil, siz çok çılgınsınız" diye kendi yaşam tarzını dayatmıyor. Bunu çok defa söyledim, duymayan kalmamıştır ama yine söyleyeyim, Çerkesim. Annem de, babam da Çerkes ve onlar bile Uzunyayla'nın Çerkes köylerinde doğmuşlar. İki üç nesil daha geriye gittiğinizde zaten sürgünle gelen, Türkçe bile öğrenemeden vefat eden atalarımıza ulaşabilirsiniz. Yani gerçek anlamda "şehirli" olan ilk nesil bizimki aslında. Dolayısıyla çoğumuz, dış dünyayla iletişimdeyken Çerkes kimliğimizi ön plana çıkarmadan, sıradan yaşasak da; kendi evlerimizde çok detaylı ve ağır bir örf adet çerçevesinde yetiştiriliyoruz. Tek tek hepsini yazacak değilim, şuradan göz atabilirsiniz merak eden varsa. Konuyu dağıtmayayım, bizim azınlık yaşantımız çerçevesinde, bırakın babamla rakı içmeyi, babam varken oturduğum yerde bacak bacak üstüne atmam bile abesle iştigal, ama sürekli değişen toplum yaşantısı bu tür adetlerin bazılarından feragat etmemizi gerektiriyor. O eski köylerde yaşamıyoruz artık, ben dışarıda maç izlemeye stadyuma giden bir insan olup da eve gelince adet usüle girsem herhalde bu sefer ben akli melekelerimi yitiririm. Bu tür adetler, toplu yaşantıyı kolaylaştırdığı için var, bir nevi toplum sözleşmesi diyebiliriz. Zaten mesele bir azınlığa ya da genel topluma ait örf ve adetlere aykırılık da değil ya, o mevzuyu artık es geçelim.
Gelmek istediğim nokta şu; bir babanın kızıyla aynı rakı sofrasına oturmasını, hatta bir kadının (konsomatris değilse) herhangi bir rakı sofrasına oturmasını aklınız almıyor olabilir. Bunu anlıyorum. Benim de aklımın almadığı şeyler var, hepimizin var. Ama bunu yapanlar sizi de yapmanız için zorlamıyor. Kendi kendilerine yapıyorlar, kimseye bir zararları yok. Biz de bunu anlamayanların yaptığı bir çok şeyi anlamıyoruz ama sözlüklerde başlık açıp "Oha yok artık, normal mi sanıyorsunuz bunu?" yazmıyoruz. Şehirde yaşamıyor ve köyde doğup büyümüş olsaydık, çok büyük ihtimalle babam da beni bu şekilde yetiştirmeyecekti ama artık her çocuk, evinden dışarıda azımsanamayacak miktarda zaman geçiriyor, ve o esnada neler yaptığını kontrol etme şansınız yok. Anne babaların yapması gereken şey çocuklarına bir şeyleri dayatmak veya onlar adına karar vermek değil, kendi başına sağlıklı ve doğru kararlar verme yetisine sahip bireyler yetiştirmek olmalı. Ben öyle bir birey miyim, değil miyim; bu karar verecek olan kişi ben değilim belki ama bu çabada anne babaya sahip olduğum için, ve benimle rakı içen bir babam olduğu için açıkçası ben kendimi şanslı hissediyorum.
Evet bu normal bir şey. Çok normal. Hatta fonda güzel bir müzik, mesela Zeki Müren ya da Müzeyyen Senar varsa çok güzel. Hele bir de maç eşliğinde izleniyorsa ve takımınız gol attıysa, o golden sonra baba-kız kadeh tokuşturmak sanırım dünyanın en güzel şeyi.
Ekşi Sözlük'te "babasıyla rakı içen kız"a takmışlar. Ben artık bu tür başlıklara ayar veren entry girmekten sıkıldığım ve açıkçası anlamsız olduğunu fark ettiğim zamandan beri pek bulaşmıyorum böyle başlıklara. Yine de içimde kalmasın diye Twitter'a yazdım. Aklıevvelin tekinden reply gelmiş, "babayla rakı içmek normal değildir" diye fetva vermiş paşam. Tabi daha öncesinde de "babasıyla rakı içmeyi normal sanan kızlar var" diye bir tweet de girmiş, ama hızını alamadıysa demek ki... Böyle insanlarla münakaşaya girmemeyi Twitter hesabı açmadan çok önce, bir blog yazarıyken öğrendiğim için bahsi geçen arkadaşı direk engelledim.
Benim takıldığım nokta şu esasında: Normaldir, ya da değildir; ama bu haneden haneye değişir. Bizim evde normal, ama en yakın akrabalarımızın içinde bile bunu normal karşılamayanlar var. Ama kimse kimseye "Bu normal değil, siz çok çılgınsınız" diye kendi yaşam tarzını dayatmıyor. Bunu çok defa söyledim, duymayan kalmamıştır ama yine söyleyeyim, Çerkesim. Annem de, babam da Çerkes ve onlar bile Uzunyayla'nın Çerkes köylerinde doğmuşlar. İki üç nesil daha geriye gittiğinizde zaten sürgünle gelen, Türkçe bile öğrenemeden vefat eden atalarımıza ulaşabilirsiniz. Yani gerçek anlamda "şehirli" olan ilk nesil bizimki aslında. Dolayısıyla çoğumuz, dış dünyayla iletişimdeyken Çerkes kimliğimizi ön plana çıkarmadan, sıradan yaşasak da; kendi evlerimizde çok detaylı ve ağır bir örf adet çerçevesinde yetiştiriliyoruz. Tek tek hepsini yazacak değilim, şuradan göz atabilirsiniz merak eden varsa. Konuyu dağıtmayayım, bizim azınlık yaşantımız çerçevesinde, bırakın babamla rakı içmeyi, babam varken oturduğum yerde bacak bacak üstüne atmam bile abesle iştigal, ama sürekli değişen toplum yaşantısı bu tür adetlerin bazılarından feragat etmemizi gerektiriyor. O eski köylerde yaşamıyoruz artık, ben dışarıda maç izlemeye stadyuma giden bir insan olup da eve gelince adet usüle girsem herhalde bu sefer ben akli melekelerimi yitiririm. Bu tür adetler, toplu yaşantıyı kolaylaştırdığı için var, bir nevi toplum sözleşmesi diyebiliriz. Zaten mesele bir azınlığa ya da genel topluma ait örf ve adetlere aykırılık da değil ya, o mevzuyu artık es geçelim.
Gelmek istediğim nokta şu; bir babanın kızıyla aynı rakı sofrasına oturmasını, hatta bir kadının (konsomatris değilse) herhangi bir rakı sofrasına oturmasını aklınız almıyor olabilir. Bunu anlıyorum. Benim de aklımın almadığı şeyler var, hepimizin var. Ama bunu yapanlar sizi de yapmanız için zorlamıyor. Kendi kendilerine yapıyorlar, kimseye bir zararları yok. Biz de bunu anlamayanların yaptığı bir çok şeyi anlamıyoruz ama sözlüklerde başlık açıp "Oha yok artık, normal mi sanıyorsunuz bunu?" yazmıyoruz. Şehirde yaşamıyor ve köyde doğup büyümüş olsaydık, çok büyük ihtimalle babam da beni bu şekilde yetiştirmeyecekti ama artık her çocuk, evinden dışarıda azımsanamayacak miktarda zaman geçiriyor, ve o esnada neler yaptığını kontrol etme şansınız yok. Anne babaların yapması gereken şey çocuklarına bir şeyleri dayatmak veya onlar adına karar vermek değil, kendi başına sağlıklı ve doğru kararlar verme yetisine sahip bireyler yetiştirmek olmalı. Ben öyle bir birey miyim, değil miyim; bu karar verecek olan kişi ben değilim belki ama bu çabada anne babaya sahip olduğum için, ve benimle rakı içen bir babam olduğu için açıkçası ben kendimi şanslı hissediyorum.
Evet bu normal bir şey. Çok normal. Hatta fonda güzel bir müzik, mesela Zeki Müren ya da Müzeyyen Senar varsa çok güzel. Hele bir de maç eşliğinde izleniyorsa ve takımınız gol attıysa, o golden sonra baba-kız kadeh tokuşturmak sanırım dünyanın en güzel şeyi.
Perşembe, Şubat 16, 2012
Perşembe, Şubat 09, 2012
Yenilmez Armada
"Tarih yazıldı. Kaybetmez denilen, tek maç bile kaybetmeden Euroleague şampiyonluğuna erişir denilen CSKA Moskova, Abdi İpekçi Spor Salonu'nun atmosferinde boğuldu, savunmanın, inancın, taraftarın, sinerjinin, emeğin ve takım olmanın ne anlama geldiğini yeniden fark etti. Galatasaray Medical Park belki de yıllarca konuşulacak bir galibiyet kazandığı bu geceyle "Son Topa Kadar" felsefesinin hakkını yine verdi, sonuna kadar verdi, CSKA Moskova'yı yenerek verdi. Bir tuğla daha koydu iki sezon önce Oktay Mahmuti'yle başlayan yapılanmanın üzerine, iyice sağlamlaştırdı gönüllerdeki yerini, taraflı tarafsız tüm basketbolseverlerin gönlünü fethetti, etmeyi sürdürecek."
Pazar, Şubat 05, 2012
Cumartesi, Şubat 04, 2012
Cimbombomsun Sen, Bizim Canımız
"fenerbahçe(15) ve beşiktaş'ın(12) averajları toplasan yine bizim averaja (29) yetişmiyor. keriman halis'le içimdeki istatistikçi cana geldi.
— sine. (@geowyns) February 4, 2012"
*4 Şubar 2012 Gaziantepspor - Galatasaray maçı,
1-0'dan 2-1 biten maç.
Goller Necati & Elmander.
Liderliğe devam.
Liderliğe devam.
Uyduruk Tespit
90'lar filmleriyle alakalı çok yorum yapacak bilgiye sahip değilim ama, 2000'lerdeki bilhassa romantik komedilerde kadın karakterler o kadar mükemmel yaratıklar ki, insan izlerken korkuyor. Çocuk da yapıyorlar kariyer de; ama sinir katsayıları yutan eleman... Güzeller, düşünceliler, anlayışlılar, her şeyler yani. Yeni filmlerde ise o kadar güzel olmamakla beraber yeterince güzel, fakat daha zeki, daha esprili filan... Ha dersiniz ki bunu niye anlatıyorsun, ne önemi var? Bir önemi yok, derim. Öylesine aklıma geldi, derim. Ayıp ya insanın kalbini kırıyosunuz, derim. Sonra da şaka la şaka, der; bi' çay koyarım. Mis.
Salı, Ocak 31, 2012
Zero & Zilch
Sırtın ağrır, üzülürsün. Ders çalışırsın, yorulursun, üzülürsün. Çalışmazsın, kendini kötü hissedersin, yine üzülürsün. İnsanları hayatından yavaşça, elinde olmadan uzaklaştırırsın, üzülürsün. Birinin seni kendi hayatından çıkardığını fark edersin; belki üzülürsün, belki üzülmezsin. Üzülmen gereken şeylere üzülmediğini fark eder, hem şaşırır hem üzülürsün. Birini özlersin, çok üzülürsün. Artık özlemediğini fark edersin, az üzülürsün. Hevesle beklediğin şeyi yaşarken artık keyif almadığını görünce üzülürsün; ama yapacak daha iyi bir şeyin olmadığını görünce, asıl o zaman üzülürsün. Herkes bir şey sorar, cevabı sen de bilmezsin ama bilmeni beklerler, sinirlenirsin, hem de üzülerek. Üzüldüğün şeylerin üzülmeye bile değmeyecek şeyler olduğunu her ana haber bülteninde tekrar anımsar, üzülürsün. Sonra "Benim derdim de kendime kadar, n'apalım yani!" der, üzülmeyi bile kendine çok gördüğüne üzülürsün. Kimseye anlatmaya değmeyecek dandik dertlerini böyle örtülü ödenek gibi yazılara dönüştürürsün, üzülmezsin bile.
Pazartesi, Ocak 30, 2012
Ben Demiyorum Akademi Diyor.
"...the more someone blogs, the more that person becomes ego-involved and perceives his or her blog to be important."
(Zhang, J., Daugherty, T. 2009.)
Çarşamba, Ocak 25, 2012
L&M, Mecnun, Sedef, Şirin.
Aslında bunu yazmak istemiyordum, sadece Yazgülü'ne anlattım çünkü linç edilmekten ürküyorum. Ama bu tür durumlarda bir kenara vakitlice not düşmek iyi oluyor. Basit bir dizi de olsa, tarihi bir olay da olsa o an ne düşündüğün ileride kendin için çok kıymetli olabiliyor. Yani kendim için yazıyorum bunu, kimseyle inatlaşmak filan değil derdim.
40. bölüm bittiğinde, herkes "Mecnun nasıl Sedef dururken Şirin'i sever?" diye çıldırdı -literally-.
- Şimdi zaten çoğu erkeğin etrafında Sedef gibi kızlar varken Şirin klasmanındaki kızlara aşık olduğu bir gerçek. Çevremde de bunun örneklerini görüyorum.
- Ayrıca bunu sadece erkeklere yıkmak da yanlış. Kızlar da kendisine benzeyen, "müdür naber" dediği adamlara aşık olmuyor.
- Sedef içten içe Mecnun'u seviyorduysa da, çocuğu neredeyse kelime anlamıyla itin götüne soktu. Her fırsatta ya azarladı, ya dalga geçti. Mecnun'un kıza yakınlaşma ihtimali vardıysa bile, Sedef hep Mecnun'u itti. Hatta bence masal çiçeğini Mecnun Sedef'e vermeye bile niyetlendi ama çocuk anlatırken Sedef hiç sallamadı, "He kesin öyle olmuştur" şeklinde bir tavrı vardı. Ondan vazgeçti. Sanki.
- Şirin, Leyla'ya (eski, asıl, orijinal Leyla) Sedef'ten kat kat daha fazla benziyor. Eğitim düzeyi, ailesinin gelir seviyesi, güzelliği, görüntüsü, genel kültürü, Mecnun'un espri anlayışına çok da ortak olmaması... Zaten belki de Leyla'ya bu kadar benzediği için Mecnun ona aşık oldu, ya da olduğunu sandı; bunu Mecnun, hatta daha ziyade Burak Aksak bilir. Benim gelmeye çalıştığım nokta ise şu: Mecnun'un Şirin'e aşık olmasında çok sinirlenecek ya da şaşılacak bir şey yok. Mecnun ilk defa yapmıyor bunu.
- "Sedef gibi kıza bu yapılır mı?", "O bunu hak etmiyor" gibi yorumlara gelecek olursak... Ben kendimi eğitim seviyesini dışarıda tutarsak Sedef'e daha çok benzetiyorum. (Hatta aslına bakarsanız ben kendimi direk Mecnun'a benzetiyorum ya neyse.) Zaten bu diziyi hep Sedef'e benzeyenler izliyor. Şirin'ler çok izlemiyor bu diziyi. Aşk üçgeninin ortasında Leyla varken, Arda dışlanmıştı ve Mecnun bize benzeyen taraf olduğu için çok da üzülmemiştik. Bu sefer bize benzeyen ortada kaldı, onun dışında değişen bir şey yok. Kısacası demek istediğim: Aaaaarda dışlanınca bir şey yok, Sedef dışlanınca aauuuuuuuuv!
Sadede geleyim: Ben 40. bölüm bittiğinde çok da memnun olmamakla birlikte o kadar sinirli değildim. Tabi 42. bölüm bitince sinirlendim, çünkü Mecnun hakikaten kendisi olmaktan çok ayrıldı. Sedef'le dalga geçmeye başladığında zaten bozulmuştum ama İsmail Abi'nin kalbini kırması ve ısrarla "Ne oldu, anlamadım ben?" tavrı iyice sinirlendirdi tabi.
Sanmıyorum ki bu mesele uzasın. Mecnun bu bölüm İsmail Abi'mizin gönlünü alır. Zaten Şirin'le araları da bir türlü tam olmuyor, Mecnun akü izleyen bir adam oldu, aşk olsun, o öyle bir aşık mı? Sedef'in kalbini kırdığını fark ettikten sonra, ve kendisinden de hoşlandığını bildiği için, onun hakkında ciddi ciddi düşünür; adının Leyla olduğunu da öğrenince aklı çıkar. Tahminim bu yönde.
p.s. Fotoğrafta Mecnun'un giydiği gömleğin nasıl hastasıyım belli değil. Zaten genel olarak kırmızı kareli gömleklere zaafım var, ama bunun ayrıca hastasıyım. Takıntı haline geldi. Gören, duyan haber versin, erkek gömleği de olsa almayı planlıyorum.
Salı, Ocak 24, 2012
Cry Baby Cry
Ben normalde öyle bir şey izlerken kolay kolay ağlamam. Yani tabi ki ağlarım, ruhsuz bir manyak değilim ama kendimi ağlamam klasmanına sokmamın sebebi, hemcinslerimle bir şey izlerken hepsinin ağladığı çoğu sahnede benim ağlamanın yakınına bile yaklaşmamam. Üstte videoda görülen Leyla ile Mecnun'un son kısmında ağlamamın sebebi aslında Mecnun'dan ziyade İsmail Abi'min düştüğü durum. Leyla ile Mecnun'da zaten gardım tamamen düşüyor, ne zaman canım istese, sahnenin ağlatmasından bağımsız ben ağlıyorum. Bölümün yorumuna hiç girmiyorum. Az evvel 50/50'yi izledim. Filmin konusunu ve kah güldürüp kah ağlattığını biliyordum ama yine de beklediğimden iyi çıktı çünkü bu tür hastalıkları konu eden birçok filmin aksine çok doğal anlatmışlar durumu. Seyirciyi zorla ağlatalım çabası yok. Açıkçası çevresinde kanser hastası olanların da anlayabileceği gibi, gerçek hayat olmuş işte film. Çünkü hayatınızda böyle ciddi bir hastalık olsa bile 7/24 Yaprak Dökümü tandanslı bir hayat yaşamıyorsunuz. Azıcık spoiler olacak belki ama çok değil: Ben en çok Adam'ın anesteziyi aldığı anda perişanladım. O ana kadar ağlamayan seyirciliğimden ödün vermedim, yer yer gözlerim dolsa da durdum ama anesteziyi alıp, panikleyip, o kadar çemkirdiği annesine muhtaçlaştığı, çaresizleştiği an ben de çok kötü oldum. Ve tabi ki ameliyathaneye götürülürken. Buralar bilhassa çok sevdiği biri ameliyat olan seyircinin ekstra gözyaşı dökeceği sahneler tabi.
Joseph Gordon-Levitt, sen ne tatlı, ne yetenekli, ne minnoş bir aktörsün/adamsın yahu. "Varlığı filmi konusundan bağımsız izlemeye yeten aktör/aktris" listemde bayrağı o taşıyor, her gücü o aşıyor!
Pazartesi, Ocak 16, 2012
Movie List
Çarşamba günü finallerim bitiyor, kısmetse perşembe akşamı Mersin'deyim. Sömestr için to-do list aslında tek madde: "Tez". Ama bir yandan film izlemek istiyorum, sonuçta 7/24 ders çalışmayacağımı biliyoruz. Ben şimdi şuraya Golden Globe referanslı bir film listesi* yazayım, motivasyon olur.
50/50A Dangerous Method- The Artist
BeginnersCarnage- The Descendants
DriveThe HelpHugo- The Iron Lady
- J. Edgar
- Moneyball
- My Week with Marilyn
- War Horse
- Young Adult
Tam da 15 film oldu. Güzel.
*In alphabetical order.
Happiness Is A Warm Gun
Bang bang, shoot shoot.
*14 Ocak 2012 Galatasaray - KDÇ Karabükspor maçı,
peş peşe 9. galibiyet (kupa maçıyla 10);
liderliğe devam.
Pazar, Ocak 15, 2012
2011'in En İyi 10 Filmi
Açıkçası başlığı görünce heyecanlanan sinemaseverler varsa baştan söyleyeyim, hayal kırıklığına uğrayacaksınız çünkü ben de uğradım. Altyazı'nın okurlarından en iyi 10'larını seçmesi için verdiği film listesinden izlediğim film sayısı o kadar düşük ki moralim bozuldu. Sonra Gülşen'le muhabbetini ede ede kendi listelerimizi yaptık. Onunki burada. Benim listeme gelecek olursak...
10. Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm
Aslında tek başına bir film olarak bakınca ilk 10'a giremeyebilirdi ama sonuçta Behzat Ç. bu. Gün sayarak bekledik. Harun faktörü de tereddütlerimi gidermek için bir diğer önemli sebep.
9. The Ides of March
Siyasi bir filme giderken hem beklentisi düşük olan hem de kendini hafiften salak hisseden tek seyirci değilimdir muhtemelen, ama bu film her yönden tatmin edici.
8. Kaybedenler Kulübü
Hikayesi ne olursa olsun, beni düşünmeye iten filmleri seviyorum. Bu da onlardan biri. Üzerine saatlerce sohbet edilesi filmlerden. Seveni kadar sevmeyeni de var ama ben seviyorum. Yiğit Özşener yeter.
7. 127 Saat
Bloga bu filmle ilgili daha önceden yazmıştım zaten. Çok üzerine laf söylenecek bir film değil, filmi hatırlarken bile kanım çekiliyor. James Franco'nun sayesinde filmin sınıf atladığını düşünüyorum açıkçası.
6. Eyyvah Eyvah 2
Sinemada iki defa izledim. İlkinde zaten nefessiz kalana kadar güldüm, yanımda çok sevdiğim arkadaşlarımın olmasının da etkisiyle. Gülmek bulaşıcı malum. İkinci gidişimde hem ikinci olması, hem de ailemin yanında olmam sebebiyle o kadar gülmem sandım ama yine güldüm. Hatta daha yapılmayan espriye yapılacağını bildiğim için önden güldüm. Memlekette yapılan en güzel işlerden.
5. Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Filmi geçtiğimiz Perşembe izledim. Kitabı okumayan bir arkadaşım o kadar sevmediğini söyledi, anlarım. Kitabı okur okumaz izleyen bir diğer arkadaşım da sevmediğini söyledi, onu da anlarım. Ama ben kitabı ana hatları dışında unuttuğum için filmden fazlasıyla keyif aldım. Zaten benim için her yönden özel bu kitap/film. Hepsi.
4. Midnight in Paris
Filmi Woody Allen sinemasının geneline bakarak beğenmeyenler oldu, hak veriyorum ama; sürekli bir yazar/yönetmen/karakter ile ilgili "Bununla tanışsam ne olurdu?" obsesyonunda bir insan olduğum için, film bana beni anlatıyordu bir nevi. Gerçi ana karakter ben olsaydım bu yazarların yanına gitmezdim, orası kesin.
3. The King's Speech
Her şeyiyle güzel filmler vardır ya, sadece bir yönüyle övemezsin. Oyuncular, kurgu, senaryo, yönetmen, kostüm, dekor... Bu işte o filmlerden biri. Her ne kadar Oscar'da Inception'ı destekliyor olsam da The King's Speech'in de sonuna dek hak ettiğini kabul ediyorum. Hoş, etmesem n'olur.
2. Black Swan
Bu filmin, herhangi birinin üzerinde bıraktığı etkiyle, asabı bozuk, hasta, kış günü gecenin bir yarısı yapayalnız evde otururken izleyen genç bir kadının üzerinde bıraktığı etki; takdir edersiniz ki çok farklı. Ve evet, o genç kadın benim.
Üstte Eyyvah Eyvah 2 için, "memlekette yapılan en güzel işlerden" dedim ya... Bu sanırım "memlekette yapılan en güzel iş".
10. Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm
Aslında tek başına bir film olarak bakınca ilk 10'a giremeyebilirdi ama sonuçta Behzat Ç. bu. Gün sayarak bekledik. Harun faktörü de tereddütlerimi gidermek için bir diğer önemli sebep.
9. The Ides of March
Siyasi bir filme giderken hem beklentisi düşük olan hem de kendini hafiften salak hisseden tek seyirci değilimdir muhtemelen, ama bu film her yönden tatmin edici.
8. Kaybedenler Kulübü
Hikayesi ne olursa olsun, beni düşünmeye iten filmleri seviyorum. Bu da onlardan biri. Üzerine saatlerce sohbet edilesi filmlerden. Seveni kadar sevmeyeni de var ama ben seviyorum. Yiğit Özşener yeter.
7. 127 Saat
Bloga bu filmle ilgili daha önceden yazmıştım zaten. Çok üzerine laf söylenecek bir film değil, filmi hatırlarken bile kanım çekiliyor. James Franco'nun sayesinde filmin sınıf atladığını düşünüyorum açıkçası.
6. Eyyvah Eyvah 2
Sinemada iki defa izledim. İlkinde zaten nefessiz kalana kadar güldüm, yanımda çok sevdiğim arkadaşlarımın olmasının da etkisiyle. Gülmek bulaşıcı malum. İkinci gidişimde hem ikinci olması, hem de ailemin yanında olmam sebebiyle o kadar gülmem sandım ama yine güldüm. Hatta daha yapılmayan espriye yapılacağını bildiğim için önden güldüm. Memlekette yapılan en güzel işlerden.
5. Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Filmi geçtiğimiz Perşembe izledim. Kitabı okumayan bir arkadaşım o kadar sevmediğini söyledi, anlarım. Kitabı okur okumaz izleyen bir diğer arkadaşım da sevmediğini söyledi, onu da anlarım. Ama ben kitabı ana hatları dışında unuttuğum için filmden fazlasıyla keyif aldım. Zaten benim için her yönden özel bu kitap/film. Hepsi.
4. Midnight in Paris
Filmi Woody Allen sinemasının geneline bakarak beğenmeyenler oldu, hak veriyorum ama; sürekli bir yazar/yönetmen/karakter ile ilgili "Bununla tanışsam ne olurdu?" obsesyonunda bir insan olduğum için, film bana beni anlatıyordu bir nevi. Gerçi ana karakter ben olsaydım bu yazarların yanına gitmezdim, orası kesin.
3. The King's Speech
Her şeyiyle güzel filmler vardır ya, sadece bir yönüyle övemezsin. Oyuncular, kurgu, senaryo, yönetmen, kostüm, dekor... Bu işte o filmlerden biri. Her ne kadar Oscar'da Inception'ı destekliyor olsam da The King's Speech'in de sonuna dek hak ettiğini kabul ediyorum. Hoş, etmesem n'olur.
2. Black Swan
Bu filmin, herhangi birinin üzerinde bıraktığı etkiyle, asabı bozuk, hasta, kış günü gecenin bir yarısı yapayalnız evde otururken izleyen genç bir kadının üzerinde bıraktığı etki; takdir edersiniz ki çok farklı. Ve evet, o genç kadın benim.
1. Bir Zamanlar Anadolu'da
Üstte Eyyvah Eyvah 2 için, "memlekette yapılan en güzel işlerden" dedim ya... Bu sanırım "memlekette yapılan en güzel iş".
Perşembe, Ocak 12, 2012
Ankara
Kitabı yazın okumuştum. Altını hiç çizmedim, her şeyi çizesim geldi çünkü. Bir daha okuduğumda çizeceğim. Filmi henüz izledim. Beklediğimden kat kat iyi. Gerçi "beklemek" benim ne haddime?
Üzerine iki çift laf etmeye çekineceğim güzellikte şeylerden Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Kitabı da, filmi de.
"Okumak kimilerine yazmayı öğretir. Bana ise, yazmamayı öğretti."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































